7 Ocak 2010 Perşembe

...

Yürüyorum… ardıma bakmadan… ardım sıra damlalar dökülüyor yollara… damlalar, ayaklarıma bulaşıyor, birbirine dolanıyor ayaklarım gitmeye çabalarken…

Gözler görüyorum, sesler, uğultular duyuyorum ince ince, kulak zarlarıma çarpa çarpa kaçıp giden… asfaltların, gecelere çarpan zifiri yalnızlığı… içimde büyüyor uğultular… esrik ve delimtirek gözlerle yaklaşıyorum kendime, _ne için tüm bunlar?... yürüyorum, ardımda petunya bahçeleri… sormuyorum kimsenin gelip, geçen, giden mevsimlerini… ince bir ıslık gibi geceye karışıyor adımlarım…

07.01.2010 11.16 Tuba Duran

29 Ekim 2009 Perşembe

Şef Seattle'ın mektubu (1854)


1854 yılında A.B.D. Başkanı yazdığı bir mektupla Amerikaya gelen beyaz göçmenlere toprak bulmak amacıyla kızılderililerden toprak istemiş ve "bu isteği kabul edilecek olursa, kızılderililere rahatlıkla yaşayabilecekleri bir bölgenin ayrılacağını bildirmiştir. Topraklarının büyük bir bölümü zaten beyazlar tarafından zorla ellerinden alınmış olan kızılderili Reisi Seattle bir söyleviyle A.B.D. Başkanına yanıt vermiş ve bu yanıt mektup olarak A.B.D. başkanına gönderilmiştir. Mektubun aslı Amerika, Seattle, Squamish Müzesinde korunmaktadır.

İnsan ve doğa diyalektiğini en güzel dile getiren metinlerden biri olarak günümüzde değeri daha çok anlaşılmaktadır.

Şef Seattle'ın Mektubu

Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.

Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bunu anlamak bizler için çok güç.

Bir zamanlar insanlarımız bu topraklara tıpkı rüzgarda kıvrımlanan deniz dalgalarının kabuklu kuru yüzeyleri kapladığı gibi yayılmışlardı. Çok uzun zaman geçti ve o büyük kabileler artık hüzünlü bir anı oldu. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.

Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?

Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istedigini alınca başka serüvenlere atılır. O'nun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve herşeyi yiyip bitirecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?

Bir kızılderiliyim ve anlamıyorum. Biz kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur.

Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var: Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalo'dan daha değerli olduğuna aklım ermiyor. Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffalo'ları.
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki herşey, bir ailenin fertlerini biribirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve biribirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu farkedecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.

Beyaz adamı bu topraklara getiren ve kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz. Tıpkı buffalo'ların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.

Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şef'in vaadettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.

Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.
Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki? Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.
Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak. Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar.
Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur. Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
Ölü mü dedim?
... !
Ölüm diye birşey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.

Şef Seattle, 1854

KIZILDERİLİ ASİMİLASYONU


Kristof Kolomb'un 1492'deki keşfinden hemen sonra başlayan Amerika yerlilerini sindirme, topraklarına ve doğal kaynaklarına el koyma süreci, 1886'da son Kızılderili direnişçisi Apache Reisi Geronimo'nun teslim olmasıyla tamamlandı. Bütün Amerika kıtasında on milyonlarca yerli, Avrupalılar tarafından ortadan kaldırıldı, yüzlerce ulus, yüzlerce dil, yüzlerce kültür bir daha dönmemecesine yeryüzünden silindi.

El koyma süreci daha geç başlayan ancak 1860-90 yılları arasında büyük bir hızla tamamlanan ABD'de, ülkenin batısında yaşanan olaylar kolayca gerçek boyutundan sıyrılarak efsane katına yükselmişti, Batıya ait hikayeler o derece saptırılarak yaygınlaştırıldı ki, dünyanın çok başka coğrafyalarının çocukları tahtadan tabancalarıyla "melun Kızılderilileri" kovalayarak büyüdü.

Avro-Amerikan kültürünün ulaştığı tüm coğrafyaların ortak düşmanı haline gelen Kızılderililerin bir bölümü bu kanlı süreçten yaralı, bitkin, muhtaç her şeye rağmen canlı çıkmayı başardılar. Fobinin ortadan kalkması ile başlayan kısmen kültürel, kısmen turistik, kısmen bilimsel ilgi yardımı ile "asmayalım da besleyelim mi" yaklaşımı yerini "asmayalım ama asimile edelim" görüşüne bıraktı.

19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyılın önemli bir bölümünde ABD ve Kanada hükümetlerinin uyguladığı resmi "uygarlaştırma" politikalarının ana hedefi Kızılderili geleneklerini ve kabile yaşamını ortadan kaldırmaktı. Oluşacak boşluk elbette Avro-Amerikan kültürel gelenekleriyle doldurulacaktı.

Asimilasyon politikaları dört ana hedefe yönelik olarak gerçekleştiriliyordu. Tarıma dönük bir yaşam biçimini oturtarak avcılığa dayalı, göçebe ve mülkiyet kavramı olmayan yaşam biçimini silmek. Geleneksel giyimtarzını ortadan kaldırarak, yalnızca beyazların giyim tarzını geçerli kılmak. Hristiyanlaştırmak yoluyla Kızılderililerin geleneksel inançlarını silmek. Bütün bunlardan daha da şiddetli olarak uygulanan eğitim yoluyla uygarlaştırmayı ise ayrıca incelemek gerekir.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde "American college" ler kurulurken, ABD'de de ülke içine hizmet vermek amacıyla "boarding school"lar ve Kızılderili kolejleri kuruluyordu. Bu asimilasyon okulları fakir kızılderili halkının çocuklarına iyi bir eğitim sağlamak amacının güdüyordu! En tanınmışları olan Pennsylvania'daki Carlisle Kızılderili okulu 1879'da ülkenin dört bir yanından gelen Kızılderili çocuklarını kabul etmeye başladı. Okulun kurucusu Richard Henry Pratt'e sorarsanız, okul rezervasyondan ne kadar uzaksa o kadar iyiydi.

Pratt'in "okulun iyiliği" konusunda koyduğu kriterler tartışmalı olsa gerek. Geronimo'nun teslim olmasından sonra pek çok Apache çocuğu Carlisle'a gönderilmişti. Kısa bir süre sonra, bakımsızlık ve kötü muamele yüzünden çocukların en az elli kadarı bu okulda hayatını kaybetti.

Luther Dinelen Ayı on yaşındayken Carlisle'deki Kızılderili okuluna gidiş macerasını şöyle anlatır: "Beyazların Kızılderili çocuklarını öldürmek dışında ne yapmak istediklerini bilemiyordum, bir okulun ne olduğu konusunda hiç fikrim yoktu. Doğu'ya ölmeye gittiğimi düşündüm... Custer savaşından yalnızca üç yıl sonraydı... Trenimiz istasyonda durduğunda birçok beyazın küçük "vahşileri" karşılamaya geldiğini gördük... Trende büyük çocuklar cesaret vermek için kahramanlık şarkıları söylediler."

Asimilasyon sürecinin ilk adımlarından biri çocuklara yeni isimler vermekti. James Buller (Kasawapamat) 1896'da yedi yaşındayken başına gelenleri hatırlıyor: "Öğretmenler Kızılderili isimlerini telaffuz edemedikleri için hepimize yeni isimler
verdiler. Herkese bir soyadı verdiler, sıra bana geldiğinde benim soyadım Buller oldu... Birer de ilk isim verdiler... Erkeklere İngiliz krallarının, kızlara kraliçelerin isimleri verildi. Böylece ilk ismi aynı olan birçok öğrenci olunca öğretmenler bir de İncil'den alınma orta isimler koydular. Benimki Solomon idi."

Asimilasyon okullarında amaca hizmet eden yöntemlerden biri olarak da spor kullanıldı. Birçok alanda ezilmiş ve dışlanmış olan Kızılderili gençler, kendilerine kazanma olanağı veren spor müsabakalarını çok sevdiler. Yarışma, madalya alma, farklı kıyafetler giyme, beyazların oyununu oynama gibi olanaklara kavuşmuşlardı, ancak farkında olmadan asimilasyon sürecini de hızlandırmış oldular. Üstelik spor yolu da sanıldığı kadar açık değildi. Kızılderili kökenli Jim Thorpe olimpiyatlarda dekatlon şampiyonu olunca, uydurma bir bahaneyle madalyasını geri aldılar.

Hükümetlerin asimilasyon politikalarına direnen birçok Kızılderili de oldu elbette. Geleneksel giyim tarzlarından vazgeçmedikleri için "battaniye Kızılderilileri" diye aşağılanan bu insanlar, bir asır sonra hala sürdürülen bu mücadelenin temsilcisi oldular.

* Atlas Dergisi'nden(06/01) alınmıştır
Ahmet KÖKSAL, yazar

KIZILDERİLİ ATASÖZLERİ




* Arkamda yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme, takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz eşit oluruz. (Ute Kabilesi)

* Ölüler güç ve bilgilerini beraberinde götürmez, yasayanlara ilave eder. (Hopi Kabilesi)

* Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım. (Apache Kabilesi)

* Şeytan hakkında konuşmayın.Gençlerin kalbinde merak uyandırır. (Siyu Kabilesi)

* Bir kere "Al sunu" demek, iki kere"Ben vereceğim" demekten iyidir. (Kabilesi bilinmiyor) * Su gibi olmalıyız. Her şeyden aşağıda, ama kayadan bile kuvvetli. (Siyu Kabilesi)

* Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi makoseninin içine bak (Sauk Kabilesi)

* Bir düşman çok, yüz dost azdır. (Hopi Kabilesi)

* Kehanet, muhtemel bir olayı kesin bir bakış ile görmekten başka şey değildir. Hava ya bulutlu olacaktır, ya da güneş açacaktır. (Cherokee Kabilesi)

* Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü! (Cheyenne Kabilesi)

* Doğum yapan her şey dişidir. Kadınların ezelden beri bildiği kainatın dengelerini erkekler de anlamaya başladıkları zaman, dünya daha iyi bir dünya olmak üzere değişmeye başlamış olacaktır. (Mohawk Kabilesi)

* Unutmayın çocuklarınız sizin değildir. Onu yaratıcıdan ödünç aldınız. (Mohawk Kabilesi)

* Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Halbuki bilgi mazidir, hikmet ise istikbal (Lumbee Kabilesi)

* Aşkı tanıdığında, yaratıcıyı da tanırsın. (Fox Kabilesi)

* Allah'ın kelimeleri meşe yaprağı gibi sararıp düşmez;çam yaprağı gibi ilelebet yeşil kalır. (Mohawk Kabilesi)

28 Ekim 2009 Çarşamba

Gündüzleri koşuşturan, geceleri horlayan bir topluma işitmeyi öğretmek mi?

Gizli bir suretti gökyüzüne yansıttığım... sözlerimi esir alan karanlığı tutuklatmalıydım çok önceleri, ama o zamanlar buna gücüm yetmezdi... bu kadar sahtekarca olmamalı gülümseyişlerin, ben kaybolmalıyım her tebessümünde... Neden? Peki ama niye? ... sorma! Bana yöneltilen soruları çöp kutusunda biriktiriyorum uzun bir süredir... kahkahalar, gereksiz vızıltı yığınları... ruhumu esir alan onlardı, bu yüzden durmadan küfredişim içten içe... Siz neden bu kadar rahatsınız? Ben neden bu kadar sarhoşum... Bir arı dolanıyor beyin kıvrımlarımda, dün gece ansızın süzülmüş olmalı kulağımdan içeriye... Kahretsin, onu yakalayamıyorum! Dolanıp duruyor, dolanıyor, sesi gittikçe tizleşiyor, büyüyor, büyüyor, büyüyor...

Bir kabusun içinde gömülü kalmışlığın sancılarını çekiyorum şu sıralar... esrikliğim mi? Dün gece rutin uykusuzluğumla gün doğumunu beklememden kaynaklanıyor... Bazen, her şey yalın gibi gözüküyor gözümüze... kapanan kapılar, aşılan yollar, gün doğumları, ellerinin buz tutması, kayıp ruhlar, kayıp bedenler, açılan kapılar, kimi zaman sıcak tebessümler, zamanla aşınan yollar, gün batımları, kayıp geceler ve daha bir sürü sayılabilirlik... soyutluğuma yaklaşmayı düşüncelerine taşıma! Kendime bile bu kadar yabancı ve bir o kadarda uykusuzken,soluğumu saran sesleri boğmama yardım et!

Kayıp görüntüler içinde geceye karışırken, birkaç bilindik isim, birkaç ezberlendik cümle hafızalarda... hafızamı silmeme yardım et!

Bu bir oyun gibi gözükür oldu gözüme, bir tür kurmaca, kurgu hikayelerin yarattığı kaos... Kasırga, okşar durur ruhları savaş çığlıklarıyla dolu bedenleri... bedenler, önceden yazılı kurguları oynamaya devam ederler... Sesler silinir, duymaz olur canlılar martı çığlıklarını... Kent küser, küskünlüğü yaşlı sokaklarının uğultusuna karışır durmaksızın... robotlar erkenden yol alırlar gündüze, bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşı içinde... kaybolup durur bu şehir tekrar tekrar... ölüme erken yol almışlığın ninnilerini mırıldar robot bireylerine, onlarsa işitmez hiçbir şeyi... Gündüzleri koşuşturan, geceleri horlayan bir topluma işitmeyi öğretmek mi? Buna gülünür işte...

21.11.2001 23:31 TUBA DURAN

Bak o çalıyor dostum

Bak o çalıyor dostum K.Cobain... duyuyor musun sesleri?
Yanına yaklaşmak istiyoruz..
Kahrolası karanlık içine çekiyor tüm iyilikleri...
Adını anarken gözlerim taşıyor birden bire...
Ölüm sana yakışmıyor... neden inanamıyorum bir türlü...
Öyle bakıp durma gözlerime..
Gülümseyip durma...
Geri dön...
Sesin kulağımda yankılanıyor...
yüzüme bakıp “niye ağlıyorsun?” deme Gülsüm..
öyle bakmasaydın, öyle sarılmasaydın keşke...
yanımızda ol...
soyut yada düşlerde hissettirerek dokun ellerimize...
ölmeyi en çok onlar hak etti...
neden...
neden güçsüzüm bu kadar?
Neden sessizsin? Neden orada yatmak zorunda...
Neden loser olmayı kabullendin Gülsüm, neden?
Bu kaosu yırtmaya çabalıyorduk... yavaş yavaş olacağına inanıyordum...
Artık hiçbir şeye inanmıyorum
Ölüm-yaşam...
Şimdi, aradaki çizgide seni özlüyoruz...
Eksilmeye başladı bile ruhlarımız..
o da öyle söylüyor...
yazdığın lirik öyle dolu ki...
söylemezdin oysa yazdığını, okuduklarını...
seslenişler...
yanıma yaklaş dostum,
yada biz gelelim...
öyle ölmemeliydin!
Lanet olsun öyle gitmemeliydin!
Sesime yaklaş..
Sesime yaklaş....

01/12/2001 TuBa DuRaN
...to G. A.

Gülüşüme aldanma, benzemez yüzüm sahnedeki o saf kadına..

Gülüşüme aldanma.... benzemez yüzüm sahnedeki o saf kadına.... repliklerimin hepsi satılık şimdi.... ve gören yok aynadaki aksini.... bu hayat hep böyle... yani sürekli bir kaçma,kovalamaca söz konusu.... nereden başladım..... şimdi neredeyim..... kim bu ruhlarını satılığa çıkaran insanlar..... öyle çok silik suret var ki, saymaya korktuğum...... ya da birilerinin saymaya korktuğu.... bu bir sona işaret değil biliyorum..... hepsi, soysuz ya da soylu bir direnişin öyküsü..... tarafsızlık için kullanılabilecek en güzel sözler sanırım.... yaşıyor muyum? Belki.... umarım öyledir... kilitler vurulmuş beyinlerin ayaklanışı...... görüyor muyum? Sanmam..... sanırım bakıyorum yalnızca.... hedefteki çizgiye ulaşmak uğruna yapılan bir yarış..... jüri üyeleri satılık..... bu kargaşa, o kargaşamı.... hani içinden çıkamadığımız.... yavan sorularımızla kapıları çalıp.... hep bilindik ve yüzeysel cevaplar aldığımız.... artık inanmıyorum.... sanırım anlıyorsun... gökyüzündeki mavilik siliniyor gitgide..... hani hep o adını andığımız özgürlük vefasız çıktı bize..... ve yıkanan beyinler düşünmeyi unutmuş çoktandır.... soruları kayıp.... fikirleri, papağanlarınkiyle eş değerde... niye buradayım.... buraya ait değilim biliyorsun.... bu prangalar bedenime uymuyor..... kilitler beynime fayda etmiyor....

Gökyüzü uzaklaşıyor gitgide, farkına varamıyoruz..... bu süzülen varlığımız değil geceye.... sanırım uzaklaşıyorum gitgide..... sahtekar yüzlere bakamaz oldum... içimdeki tiksintiyi bastıramaz oldum.... midem bulanıyor kimseye söyleyemiyorum...... ne olacak bunun sonu..... sahtekar tavırlı suretlerle doluyken etrafım bu hayata nasıl alışacağım..... dostlar alacakaranlık kuşağına dönüştü...... suretleri saklı şimdi labirentlerde...... sandığından daha da kırgın bu gece suretim.... bu ben değilim..... sözleri ıslatıp, küçük bir çocuk gibi evin herhangi bir köşesine saklanıp ağlamak geliyor içimden.... buraya ne zaman geldim.... hayatın burasından sonra ne oldu da suretler birer birer sahteleşti..... alışamıyorum.... alışamıyorum.... sanırım yaşam bitmeyi özledi... hani hep sözünü ettiğim ve defalarca ucuna gelip cesaret edemediğim....... yaşam? Şimdi yaşamın güzelliğinden söz etme bana.... doğadan,hayvanlardan,husky cinsi kurdun gözlerinden bahsetme bana..... kısırdöngüde kanat çırpıyoruz, farkında değil misin... her şey freddie’nin kabusuna dönüştü..... komik bir kaosla mücadele ediyoruz.... ve ben artık sıkıldım.... yazmaktan.... yaşamaktan.... bakmaktan değil, görmekten.... koklamaktan.... sormaktan.... sevmekten... aşktan.... bu ben değilim, geceye karışan suretim.... zihnimin içinde yüzdüm bir an..... esrikliğimden olsa gerek.... kabuslarıma sarıldım yalnız olduğumu hissedip..... sanrılarım kanıma girdi ve yorgunum şimdi......

26.12.2000 sa:00-16 TUBA DURAN